Aidiyet Sorunsali Uzerine

 

Aidiyet çoğu zaman insanın yarasını saran bir şey gibi anlatılır. Bir yere ait olmak, yalnız kalmamak, bir “biz”in içinde durmak… Güven hissi verir. Oysa sahada, terapi odasında ve gerçek hayatta gördüğüm şey şu: Aidiyet her zaman güven üretmez. Bazen sadece insanı sakinleştirir. Ve sakinleşmek, her zaman iyileşmek değildir. Birçok insan aidiyetini anlatırken aynı cümleyi kurar: “Oradayken düşünmem gerekmiyordu.” Bu cümle kulağa rahatlatıcı gelir. Ama biraz durup dinlediğinizde, bunun bir bağlanma hikâyesi değil, bir regülasyon hikâyesi olduğunu fark edersiniz. İnsan kendi iç dünyasını taşımakta zorlandığında, onu bir yapının içine emanet etmiştir. Kaygı azalmıştır, belirsizlik susmuştur, ama kişi büyümemiştir.

Bu durum özellikle çocukluk ve erken ergenlik dönemlerinde çok daha belirgindir. Kimliğin henüz oluşmadığı, “Ben kimim?” sorusunun sorulamadığı yaşlarda ait olma ihtiyacı çok güçlüdür. Çocuk yalnız kalmak istemez, yanlış yapmaktan korkar, onaylanmak ister. Cemaat yapıları tam da bu noktada devreye girer. Çocuğa kim olduğunu, neye inanacağını, nasıl yaşayacağını hazır bir paket hâlinde sunar. Bu paket kolaydır. Düşünmek zorunda kalmazsın, karar vermek zorunda kalmazsın, hata yapma ihtimalin azalır. Kaygı diner. Ve bu kolaylık çoğu zaman “güven” sanılır. Oysa bu kolaylık sessiz bir borç biriktirir. Çocukken senin yerine karar verilmiştir; yetişkinlikte karar vermek korkutucu hâle gelir. O yıllarda sorumluluk devredilmiştir; ileride sorumluluk ağır gelir. Duygular düzenlenmiştir ama taşınması öğretilmemiştir. Hayat karmaşıklaştığında, ilişkiler zorlaştığında, kayıplar yaşandığında kişi kendi içinde tutunacak bir yer bulamaz.

Terapi odasında sıkça karşılaşılan bir manzara vardır: Kişi çok “doğru” yaşamıştır ama huzurlu değildir. Yanlış yapmamıştır ama mutlu da değildir. Çünkü hayatı boyunca kolay olanı seçmemiştir; ona kolay olan verilmiştir. Şimdi ise hayat ilk defa ondan bir bedel istemektedir. Hazır paket aidiyetin en ağır bedellerinden biri, kendilikle temasın gecikmesidir. İnsan neyi sevdiğini, neye inanmak istediğini, nerede durduğunu yıllarca sormaz. Sormadığı için bilmez. Bilmediği için başkasının doğrularına yaslanır. Bu yaslanma bir süre ayakta tutar ama yürütmez.

Bir diğer bedel ilişkilerde ortaya çıkar. Kendi sınırlarını hiç kurmamış biri ya aşırı uyumlanır ya da bir anda her şeyi yıkar. Ya kendini feda eder ya da sert kopuşlar yaşar. Çünkü birlikte kalırken farklı olabilmeyi hiç öğrenmemiştir. Kolaylık, ilişki kaslarını geliştirmemiştir. Ve belki de en ağır bedel suçluluktur. İnsan içten içe bir şeylerin eksik olduğunu hisseder ama bunu dile getirdiğinde, sorguladığında ya da ayrışmak istediğinde yoğun bir suçlulukla karşılaşır. Çünkü paket sadece doğruları değil, suçluluğu da içinde taşır. “Bunu düşünmemelisin.” “Bunu hissetmen doğru değil.” “Bunca iyiliğe rağmen nasıl sorgularsın?” Kolaylık burada yerini içsel bir baskıya bırakır.

Bu yüzden birçok insan kalır. Kalmak tanıdıktır. Gitmek bilinmezdir. Ama kalmanın bedeli zamanla ağırlaşır. İnsan içeride kalırken yavaş yavaş kendisinden uzaklaşır. Hayatını yaşar ama içinde yaşamaz. Kopuşlar bu yüzden bu kadar sarsıcıdır. Kopulan şey sadece bir yapı değildir. Kopulan şey, yıllarca ödünç alınmış bir regülasyon sistemidir. İnsan ilk defa kendi duygularıyla baş başa kalır. Panik artar, boşluk hissi gelir, yönsüzlük başlar. Bu zorlanma bir hatanın değil, gecikmiş bir gelişimin sancısıdır.

Gerçek güven, bir yere ait olabilmek kadar, orası olmadan da ayakta durabilmekle ilgilidir. Aidiyet düşünmeyi yasaklıyorsa, ayrışmayı ihanet sayıyorsa, çocuklukta verilmiş bir doğru paketini ömür boyu taşımamızı istiyorsa; orada güven değil, kolaylık üzerinden kurulmuş bir regülasyon vardır. Ve her kolaylık iyileştirici değildir.

Belki de asıl soru şudur:

Bizi gerçekten tutan şey aidiyet mi, yoksa onun sunduğu geçici rahatlık mı?







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sessiz Bir Tanıklığın Ardından

: Post-Cemaat Dönemde Psikolojik İyileşmeye Dair Notlar

Kötülüğe Sessiz Kalmak da Bir Seçimdir